14 Ağustos 2007 Salı

Türk Titanik Geyiği

Boynundaki nazar boncuklu kolyeyi usulca denize bıraktı yaşlı kadın, gözlerindeki yaşlara hakim olmaya çalışıp dudağını ısırdı. “Ahh! Acıdı lan!” diye geçirdi içinden. Sonra dönüp bastonuyla patikadaki yaprakları kenara ite kaka evine girdi.

Tavan arasındaki, eski eşyaların olduğu odaya girmek için merdiveni uzattı. Dikkatli bir şekilde merdivenden aşağıya indi, kendi kendine “Ulan benim ne işim vardı ki çatıda, düşecektim anasını satayım. Aha kiremiti kırdım!” dedi.

Eski eşya kokusu ve üzerlerindeki tozlar, pencereden gelen ışığın altında bir hayal alemi gibi görünüyor… ve öyle kokuyordu işte. Eski bir sandığa yöneldi, sandığı açar açmaz, üstündeki tozlar havaya yükseldi (teyzenin üstündeki değil, sandığın üstündeki tozlar lan. Ehehuhe). Tozlar, yaşlı kadının aksırıp tıksırmasına yol açtı. Ağzına birkaç parça balgam geldi, bu sırada. Ama yaşlı kadın, gözyaşlarına ve balgamlarına hakim olmasını bilen birisiydi. Yuttu balgamı bu.

Yaşlı kadının ismi Vajine idi. Babası (ki bu konuya sonra geleceğiz) sapık bir kişilik olduğu için, çocuğun ismini erkek olması halinde Vajin, kız olması halinde Vajine koymayı uygun görmüştü.

Vajine teyze sandıktan eski bir fotoğrafı çıkarıp şöyle bir baktı. “Yok ya, bu Atatürk.” dedi, diğerini çıkardı. Fotoğraf, babası Tarâk Efendi’nin son yolculuğunda annesi Bahriye Hanım ile çekildiği ilk ve son fotoğraftı.

Tarâk Efendi, İstanbul Şehir Hatları vapurlarında tarak ve kalem satıp geçimini sağlarken, bir anda işleri büyütüp Southampton - New York City arasında sefer yapan Titanic isimli transatlantikte çalışmaya karar vermişti. Kendisine satış temsilcisi, satış danışmanı, müşteri temsilcisi gibi isimler uydurmuştu. Modern pazarlamanın temel taşlarından birisiydi Tarâk Efendi.

Ayrıca çok da yaratıcı bir kişilikti. Şehir Hatları vapurlarında çalışırken keşfettiği kömür ateşinde köfte lezzetini Titanic’te de başarıyla uyguladı. Kazan dairesinde yaptığı hamburgerler kapış kapış gidiyordu. Potansiyeli fark eden dönemin Burger kralı (İngilizcesi Burger King) cüzi bir ücret karşılığı know-how (“biliyom nasıl”, yapıldığını) haklarını satın aldı. İsim olarak ne kullanmak gerektiğini Tarâk Efendi’ye sorduğunda şu yanıtı aldı: “Vallahi biz buna İstanbul’da Vapur köfte deriz yiğidim.” Burger King de ismi İngilizceleştirerek köfteyi “Whopper Burger” olarak lanse etmeye karar verdi.

Tarâk Efendi 25’ine gelmişti, Titanic’te dolaşırken, hayatının aşkıyla karşılaştı. 40 yaş görünümlü, kızıl kıvırcık saçlı, balık eti Bahriye Hanım ile tanıştı ve hemen kaynaştılar.

Geminin burnunda Tarâk Efendi arkadan değdirme çabalarına girişti, başarılı olamadı. Balo salonunda vals yapmak isteyen Bahriye’yi kolundan kavrayıp aşağıda Türklerin bulunduğu düğün salonuna götürdü. Önce Zeybek oynayıp Bahriye’nin gönlünü çaldı, daha sonra birlikte halay çektiler, tey teeyyy! Tarâk Efendi halay başı olduğu için tüm kızlar hayranlık içinde onu izlemekteydi, ancak onun gözü yalnızca Bahriye’nin memelerindeydi. Halay sırasında Meksika dalgası yapan memelerinde… Karadenizlilerin tulumu çıkınca bir de horon teptiler, titreşim modunda titreyen memeler Tarâk Efendi’nin iyice aklını başından almıştı. “Ulan ben bu kızı nasıl çıplak görürüm acaba?” diye düşündü ve buldu; kıza ressam olduğunu söyleyecekti ve o şekilde soyacaktı.

Resmini çizmek için kızın odasına gittiler. Kız “Mona Lisa gibi mi gülümseyeyim, yoksa Çığlık tablosundaki gibi mi yapayım?” derken, bizimki “Sanat için soyunur musun Bahriye?” diye sordu, kızın cevabı “Evet, çünkü ben sanatı çok seviyorum.” oldu. Tarâk Efendi de soyundu, tarihteki ilk porno resmi yapmak adına, o zaman şimdiki gibi filmler mi vardı? Bir kıza, bir kendine bakıp resmi bitirdi.

Resmi ve ilişkilerinin sanatsal yönünü kutlamak amacıyla gidip bir faytonda seviştiler. Tam sahne göreceğiz diye düşünürken, faytonun camları buğulandı lan.

Tarâk Efendi, kıza nazar boncuklu bir kolye hediye etti. Bahriye, kolyede pırlanta aradı ama bulamadı, boncuğa hayran hayran bakıyormuş gibi yaptı, sevgilisi üzülmesin diye. “Aşkııım, nerede buldun bu boncuğu, çok güzelmiş.” dedi. “Bokumda buldum o boncuğu güzelim.” dedi. Kızın gözleri doldu, sarıldılar…

Gece Tarâk Efendi ile birlikte uyurlarken Bahriye bir sarsıntıyla uyandı. Bizimkini uyandırdı;
“Hayatım aşağıdan sesler geliyor”
“Faredir, fare…”
“Aşkım, çok büyük bir sarsıntıydı ama.”
“Gemi, hava boşluğuna girmiştir bir tanem.”
“Kaldır şu koca götünü de bir bak, hayvan herif!”
“Tamam be tamam, dır dır dır, ömrümü yedin be kadın!”

Tarâk Efendi kamaradan çıkar çıkmaz ne görsün, koridordan nehir geçiyor. Yatağa girip tekrar uykusuna dönmek üzereyken. Bahriye;
“Neymiş aşkım?”
“Önemli bir şey değil, koridora nehir koymuşlar.”
“İnsanlar neden bağrışıyor peki?”
“Su biraz soğuk geldi herhalde.”
“Hayatım, ‘gemi su alıyor’ diye bağırıyorlar ama.”
“Alsın tabi bir tanem, su lazım olur. Biz de alalım hatta, ver bakayım boş bir şişe.”
“Allah belanı versin Tarâk Efendi! Ben kaçıyorum.”
“O.k. ararım ben seni.”
“Çok ararsın sen beni hayvan.”

Bahriye de çığlık çığlığa koşturup birbirlerine çarpan güruha katıldı ve en az 3-5 kişiyi devirip güverteye çıktı. Korkuluklardan aşağıya eğilip baktığında arkasında bir değdirme hissetti. Döndü;
“Merhaba aşkım, ben geldim.”
“Bravo yani Tarâk Efendi, böyle bir durumda bile…”
“Ne durumu ya, ne oluyor ki?”
“Gemi batıyor Allah’ın sapığı!”
“Benim de t-shirtün etiketi batıyo enseme, ne olacak ki? Battı titanik yan gider, hakikaten yan gidiyoruz lan! Ananı…”

Birlikte el ele sağa sola koşuşturmaya başlarlar. Filikalar dolmak üzeredir. İnsanlar çıldırmış gibi filikalara hücum etmişler, çıldırmış bir şekilde sorular sormaktalardı; “New York’tan geçer mi?” “Limandan şehir içine servisiniz var mı?” “Klimalı filikanız yok muydu, veya fiyakalı klimanız?” vb. vb.

Önce kadınlar ve çocuklar lafını duyan Tarâk Efendi, filikadakilere “Bahriyem bu gece kadın oldu, içimdeki çocuk da hâlâ yaşıyor!” diye bağırsa da kimseyi inandıramadı. Biçare, suya atlayıp oturma grubunun tek kişilik koltuğuna tünediler. Bizimki baktı ki koltuk da batacak;
“Aşkım, tek kişilik bu, sen in istersen.”
“Ne kişiliksiz bir herifmişsin sen ya! Koltuğun bile bir kişiliği var!”
“Aşkım, şimdi ilişkimizi sorgulamanın zamanı değil. Gönül isterdi ki yatak odası takımı olsun ama elimizde bu var.”
“Bari elimi tut aşkım.”

Bunu duyan Tarâk Efendi elini uzattı ve Bahriye onu hızlıca çekip koltuktan denize döktü.

Tarâk Efendi’nin “Hayatım sen de gelsene bak su çok güzel.” “Bak burası boyu geçmiyor hem.” safsatalarına inanmayan Bahriye, koltuğunu en yakın kürtaj polikliniğine doğru sürmeye başladı. Ancak aradan 9 ay geçmesine rağmen kıyıya ulaşamamıştı. Koltukta doğurmak zorunda kaldı; koltuk altında köpekbalıkları volta atarken hem de.

Koltuğuyla New York limanına yanaşan Bahriye ve kızı Vajine’yi halk sevgi dolu gösterilerle karşılayıp bağırlarına bastı. Hemen A.B.D. vatandaşı yaptılar ikisini de. Bahriye’nin ismi Neyvi (Navy) oldu, Vajine’ye ise bir şey uyduramadılar, öyle kaldı…

Navy teyze, geçirdiği nezle sonucu hayatını kaybetti. Bir gün banyoda tıkalı burnunu “lavabo aç”la açmaya çalışıp başarısız oldu, sonrasında mutfağa gidip nane-limon yapmak için kibriti yaktı. Burnu tıkalı olduğu için mutfağa dolmuş olan kesif gaz kokusunu duymayan Navy teyze patlamada yaşamını yitirdi. Ancak burnu bile kanamadı, zira burnu tıkalıydı dedik ya…

Vajine teyze fotoğrafı sandığa geri koydu, sandığı kapattı. Babasının sandığın üzerine yazdığı şu sözler gülümsemesine neden oldu; “Emekli Sandığı”… Sandığın altına ise “Reçeteleri Yapılır” yazmıştı ama kimsenin aklına oraya bakmak gelmemişti.

Vajine teyze doğruldu, gözü köşedeki yosunlu ve altı köpekbalıklarınca kemirilmiş koltuğa takıldı. Gözleri doldu…

Merdivene yöneldi, basamakları tek tek çıktı. Sonra “”Ulan yine ne işim var benim çatıda ya?!” dedi, gözyaşlarına ve balgamlara boğuldu. Çatıdan, kaldırımda oynamakta olan çocukların kafalarına tükürmeye çalıştı, ikisini vurdu.

“Anneanne, zıçıcam ağzına be! Ne tükürüyon ya?!” dedi Tarâk Jr.

O, Vajine’nin en sevdiği torunuydu… Doktorculuk oyununda ondan iyisi yoktu, olamazdı… Büyüdüğünde Jinokolog oldu zaten.

Not: Bu geyiği birkaç ay önce DergiPlanet için yazmıştım ama yayımlandı mı yayımlanmadı mı bilmiyorum. Karşıma çıktı yazı, ekleyeyim dedim. İşte öyle...